HİNDİSTAN’DA 2. GÜN

Published on:  /   Son güncellenme  /   Yorum yapılmamış

İlk günün yorgunluğundan sonra nasıl uyuduğumuzun farkında olmadan uyanılan ikinci gündeyiz. Hindistan’da saatler, iki buçuk saat ilerde. Uykuyu unutan bedenlerimiz otel görevlilerinin uyandırmasıyla sabah saat yedide yeniden ayakta. Kahvaltı vakti… Adını hiç bilmediğimiz değişik tatlar ve baharatlarla dolu bir kahvaltı bizi bekliyordu. İşin ilginç yanı kahvaltıda yemeye alışkın olduğumuz peynir, zeytin vb. şeyler yoktu.😳Şaşkın şaşkın onca kahvaltılık arasından yiyecek bir şeyler bulmaya çalışıyoruz. Patates yemekleri, fasulye çeşitleri daha bilmediğimiz bir sürü “yemek tarzında hazırlanmış” soslu ürünler içinden. Tanıdık gelen ne varsa mecburen yedik. (Tereyağı, ekmek ve soyulmuş meyve gibi.) Rehberimizin bilgilendirmelerinden öğrendiğimiz kurallar vardı. Açık su asla içilmeyecek; hatta dişlerimizi bile kapalı suyla fırçalayacaktık! Soyulmamış meyveler asla yenmeyecek.

Hakeza salatalar da yenmeyecek. 12 gün boyunca salata yemeden geçen günler… Kahvaltı sonrası bize tahsis edilen otobüslerle yola çıkıyoruz. Otelde her karşılaştığımız kişiyle “NAMASTE”leşiyoruz. NAMESTE, Hindistan ve yöresinde yapılan bir iyi dilek (selamlaşma) hareketi. İki elimizi çenemizin altına getirip hafifçe eğiliyoruz. Anlamı, sana ve senin tanrına saygı duyuyor, saygıyla eğiliyorum demektir. Seda Hanım, havaalanına ilk indiğimizde bunu bize öğretmişti ve muhatap olduğunuz her kişiyle Nameste’leşin, demişti. Seda Hanım ile de her yüz yüze geldiğimizde NAMESTE’leşiyorduk.🙏Burada insanlar son derece fakirler, açlar ve çok zor koşullar altında yaşıyorlar, ama inançları gereği hiçbir şeyden şikayetçi olmuyorlar ve mutlular. Amaçları o günlük karınlarını doyurmak (bir avuç pirinçle dahi yetinebiliyorlar) ve ibadet etmek. Yol boyu sokak manzaraları, alışık olmadığımız tarzdan. Burada “inekler kutsal” ve haliyle en rahat yaşayanlar onlar. Aslında ineğe tapınma durumu filan yok. İlerde bu konuya değineceğim. İstedikleri gibi hareket eden inekleri korumak için çıkarılmış yasalar var. Uymayanlara da büyük cezalar! Kısaca bu ülkede inekler dokunulmazlar. Ana cadde üzerinde sere serpe yatıp trafiği felç eden inekler var (ineğin canı ne zaman isterse caddeden o zaman kalkıyor ve trafik o zaman açılıyor). Kimse müdahale edemiyor, cezalar çok büyük. Üç tekerlekli bisikletler (rikşa) alabildiğince, motosikletler ise az denecek kadar var. Eski tip arabalarla dolu trafikle karşılaşıyoruz. Ama ne trafik; hiç susmayan korna sesleri ve her dakika duyulan ani frenler. Allah muhafaza! Ha, bir de unutmadan, araçlarda dikiz aynası yok. Ayna yerine muavin kullanıyorlar. Bu hengame içerisinde ünlü AMBER KALESİ’ne doğru yol alıyoruz. Kaleye fillerle çıkacağımız için heyecanlıyız. Seda Hanım günlük programı ve nasıl hareket etmemiz gerektiğini anlatıyor. Az bir zaman sonra yolda “HAWA MAHAL” için fotoğraf molası veriyoruz, ama içini gez(e)miyoruz.

 

Hawa Mahal, Rüzgarların Sarayı demektir. 1799 yılında Kral Sawai Pratap Singh için inşa edilmiş; 953 kemerli penceresi, Rajput Hanedanı’na özgü mimari sitili ile göz kamaştırıcıdır. Rengarenk pencereler, harem kadınlarının sokağı izlemeleri için özel olarak tasarlanmış. Ön cephesi Vishnu Tanrısı’nın tacı formundadır. Ayrıca, ön cepheden giren rüzgarın iç mekânı serinletmesi düşünülerek inşa edilmiş. Bütün bina pembe ve kırmızı kiremitten yapılmıştır. Dışarıdan 5 katlı gibi görünen bina içeriden 2 katlı olarak görünüyor.

Kategori:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>